Tatil Günlükleri #4: Mağaradakiler

İki haftalık tatilden sonra Kurban Bayramı için Yozgat’a gitmiştim. Bayramın ardından hem akraba ziyareti yapmak hem de biraz daha Ege havası alabilmek için tekrar İzmir’e geçtim. İzmir’de kitaplar ve yazarlar hakkında konuşabildiğimiz bir muhabbet ortamında ( sürekli böyle ortamlarda bulunurum 🙂 ) çok sevdiğim bir abim Cemil Meriç’ten şu sözlerle bahsetti: “O kadar çok okumuş ki sadece kendisinin anlayabileceği kitaplar yazmış…” Şakayla karışık öyle güzel anlatmıştı ki Meriç’i ve kitaplarını, İstanbul’a döner dönmez yapılacaklar listesine ekledim…

Dört haftalık tatilin etkisini azaltmak, kaosa hızlı alışabilmek için tatilin kalan beş gününü İstanbul’da geçirmeye karar verdim. Döner dönmez de ilk iş Cemil Meriç’in hayatını araştırmak oldu. Görme yetisini kaybetmek üzereyken masanın üzerine sandalye koyarak kitap okuyan; ülkede birçokları tarafından konumlandırılamayan biriydi ve ben henüz yeni keşfetmeye başlamıştım. Hemen kitaplarına baktım, “Mağaradakiler” isimli kitabında karar kıldım. Eve yakın D&R’lerde yoktu kitap; sipariş verip gelmesini beklemek hevesimi kaçıracağından sahaflara bakmayı düşündüm. Kadıköy ya da Cağaloğlu seçenekler arasında…

Cağaloğlu’na üniversitedeyken birkaç kez, yakın zamanda da bir defa uğramıştım. Zaten kısıtlı olan vakitlerime ters düşüyordu istikameti. Hangi kitapçılara uğrayabileceğim konusunda bir fikrim yoktu. Rastgele dolaşmaya başladım. Bazılarında kitabın olup olmadığını anlamak zaman alıyordu. Bazıları ise yaptığı işe hakimdi, hemen cevaplıyorlardı olup olmadığını. Kitaplara ulaşma konusu mağazaya göre değişiyordu ama bütün kitapçılarda ortak bir nokta vardı: Kitap kokusu. Zincir mağazalarda olmayan, bulunulan yerde saatlerce kalmanızı sağlayabilecek o güzelim koku…

Beşinci kitapçıda buldum Mağaradakiler’i ve her kitapçıya gittiğimde olduğu gibi, aklımda olan diğer kitaplarla hiç aklımda olmayan, orada denk geldiğim kitapları da alıp ayrıldım. Japonca’da “Tsundoku” diye bir kelime varmış. Alıp da okumadığın kitapları biriktirme işine böyle bir isim vermişler. Benimki de eskiden biraz böyleydi; ama artık bitirdim sanırım bu durumu, hepsini okuyacağım.

Cağaloğlu’nda işim bittikten sonra Eminönü’ne inip Kadıköy’e geçecektim. Kadıköy vapuru diye koşarak yetişmeye çalıştığım vapurun Adalar vapuru olduğunu akbili bastıktan sonra fark ettim. 🙂 Zaten İstanbul’un kaosuna alışmıştım, biraz sakinlik iyi gelir diye düşünüp geri dönmedim. Daha önce sadece Büyükada’ya gitmiştim. Bu sefer farklılık olsun, Burgazada’ya gideyim…

Adaya yaklaştığımda her gittiğim yerde yaptığım gibi neler var, ne yapmam gerekir diye hızlıca göz gezdirdim. Sait Faik Abasıyanık Müzesi ve Aya Yani Kilisesi varmış. Kilise kapalıydı. Sait Faik’in evi ise oldukça özenli hazırlanmış. Okuduğu kitapları, kişisel eşyaları, mektupları, ödülleri… Biraz kalabalık olduğundan ve aklım kitapta olduğundan çok fazla kalamıyorum. Yapmak zorunda hissettiklerimi tamamladığıma göre, yapmak istediklerime geçebilirim. Sakin bir kafe bulup kitabı okumaya koyuldum.

“İnsanlık aynı sefil putlara tapan bir şaşkınlar kafilesi. Hakikatte mağaranın içi de, dışı da bir. 150 yıldır bir gölgeler aleminde yaşıyoruz. Kitap, kendi insanından kopan aydının trajedisi. Amacı yeraltı mağarasına bir parça aydınlık getirmek…”

Kitabın arka kapağında böyle sunuyor kitabını Cemil Meriç. Eflatun’un Devlet kitabından aldığı, kitaba da ismini veren “Mağara Alegorisi” alıntısı ile başlıyor kitap. “Mağaranın Dışı” bölümünde dünyada “Entelektüel” kavramını tanımlayan kişilerin görüşlerini analiz ederek kendi düşüncelerini sunuyor. Konusu ve dili hasebiyle okuması oldukça zor; ama hayatını kitaplara adadığı her satırda o kadar belli ki ayrılmak mümkün değil kitaptan. Birçok düşünüre, yazara, şaire atıfta bulunuyor. Hepsini öğrenmek, anlamak istiyorum ama çoğunu anlayamadığımı düşünüyorum. Yine de devam ediyorum.

İlk bölümde, entelektüel kavramı üzerinden Avrupa’daki aydınları, intelijansiya kavramı üzerinden de Rusya’daki aydınları analiz ediyor. “Mağaradakiler” başlıklı ikinci bölümünde, ihtilal, inkılap, devrim, anarşi gibi kavramları analiz edip, bu kavramların liberalizm, sosyalizm ve komünizm ilişkilerini yine birçok düşünür ve aydının görüşlerine atıfta bulunarak açıklıyor. Türk aydınını analiz ediyor.

“Keyfi yerinde olanların hür düşünceye ne ihtiyacı var? Bilgi susuzluğu, meçhulun bir endişe kaynağı olduğu sosyal zümrelerin imtiyazı. Mutlular pek mütecessis olmazlar. Ezilen büyük çoğunluğun ise hür düşünceyi kullanmaya zamanı da, imkanı da yok. Mevcut değerleri ya kabul eder, ya ret. Her iki durumda da ne objektiflik, ne de vüzuh söz konusudur. Kısaca, düşünmek bu iki zümre arasında (mutlular ve sömürülenler) sıkışıp kalanların işidir.”

Bu satırları okuduğumda “mütecessis” kelimesi çağırışım yapıyor, biraz düşündükten sonra, Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler’de “tecessüs” ile karşılaştığımı hatırlıyorum. O kadar da uzak değilmişim Cemil Meriç’e. 🙂 Kitap boyunca sıkça bu tür eski ya da öz Türkçe kelimelerin anlamlarını öğrenmeye çalışıyorum. Anlaması, yorumlaması oldukça zor. Tenkit ve hicivi analiz ettiği bir başlıkta kitap okumayı şöyle anlatıyor:

“Bir kitap, önce tadılmak için okunur, sonra eleştirmek, nihayet bir bütün içine yerleştirmek, yani edebiyat tarihi yapmak için.”

Ben tadını aldım kitaptan, Meriç’ten. Bir dahaki okumamda tenkit edebilecek seviyeye gelebilirsem ne mutlu. Kitapla ilgili söyleyecek çok fazla kelamım olmadığından altını çizdiğim onlarca bölümden iki bölümü daha paylaşayım. Hürriyet Peşinde isimli başlıkta otorite ile hürriyeti politika üzerinden şöyle ilişkilendiriyor Cemil Meriç:

“Otorite ile hürriyet.. politikayı özetleyen iki zıt mefhum. Çatışıyorlarsa, toplum rahatsızdır; aralarında ahenk kurulmuşsa, mutlu. Otoriteyi yıkmak, anarşiye yol açmaktır. Hürriyeti kaldırmak, toplumu bir veya birkaç kişinin sömürüsüne terk etmektir. Demek ki insanlar ne hürriyetten vazgeçebilirler, ne otoriteden. Ama bir hakikatı da unutmamalıyız: Hürriyetin tek desteği var: hak.. Otorite hem kuvvete dayanır, hem hileye. Yani hürriyet tehlikededir.

Hürriyet, tarihin hiçbir çağında tam olarak gerçekleşmemiştir. Çünkü hükümetler için ayak bağıdır. Hiçbir hakkı olmayan, baştakilerin her yaptığını kerem sayan insanları yönetmek ne kadar kolay. (…)”

Önce Hiciv isimli başlıkta ise “Bu Ülke” den bir alıntı var. Bu Ülke’yi de okuyun dercesine, dili ve düşünce dünyamızı tenkit ediyor:

“Üzerinde anlaştığımız hiçbir ilke yok. Dil perişan, mefhumlar kaypak, kelimeler köksüz. Politikanın çığlıkları yanında şiirin ve düşüncenin sesi boğuk bir inilti. Hırıstiyanlaşmadık ama içimizde bir ortaçağ kesişi yaşıyor. Elbirliğiyle sarıldığımız tek müessese: Aforoz. Sevginin, anlayışın, dayanışmanın kaybolduğu karanlık devirlerde tenkit susar, hiciv konuşur. Sağ uykuda, sol şuursuz. Her iki cephenin tek ortak vasfı; Kadirnaşinaslık. İnsanla insanı birbirinden ayıran duvarları hicvin dinamiti yıkar ancak. Silahların konuştuğu yerde şarkı söylenmez.”

Kitabın son bölümü, Ecce Homo’da kendisini anlatıyor Cemil Meriç. Son Yaprak başlığından:

“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla.. Ben kalemle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı. (…)”

Mağaradakiler, çok uzun zaman sonra bir günde bitirdiğim ender kitaplardan ve başucu kitaplığımda yerini aldı. Tekrar okuduğumda bu yazıya ekleme yapmaya çalışacağım. Bu yazıya da biraz fazla alıntı yaptım ama kitapta bu yaptığım alıntılardan çok daha fazlası var, muhakkak okumanızı tavsiye ederim. Ben en kısa zamanda Bu Ülke’yi ve diğer Cemil Meriç kitaplarını okumayı planlıyorum.

Leave a Comment.