Tatil Günlükleri #2: Akyaka’da dört gün

Bilmediğim, daha önce gelmediğim bir yere geldiğimde o bölgenin popüler aktivitelerini yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Yapmazsam beni şehirden atacaklarmış gibi geliyor. Hâlbuki bir şeyleri yapmak zorunda olmak, hayatımın son on senesinde en çok şikayet ettiğim konuların başındadır…

Akyaka’ya geldiğim günün akşamı birileri ışınlanmayı bulmuş olsa, tüm varlığımı verme pahasına onu kullanmak isterdim. Öylesine sıkışık ve bunaltıcıydı ki buraya gelerek büyük bir hata yaptığımı, bundan sonraki üç günün de benzer geçeceğini düşündüm. Çok fazla vakit kaybetmeden otele döndüm ve otel işletmecisi Eray Abi ile kalan üç gün için bir plan çıkardık. İlk gün şehirden uzaklaşacaktım, mümkün olduğunca uzağa…

Zorunlu yapılacaklar listesinde ilk sırasında Akçapınar’ı ziyaret var. Akçapınar; tostu, okaliptus yolu ve amazonu ile meşhur bir köy. Akyaka’ya altı kilometre uzaklıkta ve ulaşım için en ideal yol bisiklet. Sabah hemen bir bisiklet kiraladım ve Akçapınar’a doğru yola çıktım. Altı kilometre boyunca Azmak Nehri’nin kenarında, şehirler arası otoyolda ve meşhur okaliptuslu yolda bisiklet kullanmak ilk günün negatif etkisini unutturmaya yetti. Yolun sonu meşhur tostçuya çıkmıştı ve yapılacaklar listesine bir tik daha atabilmek için çok acıkmamış olmama rağmen içeri giriverdim. Popülaritesinin hakkını verecek şekilde kalabalıktı ama ben beklentimi çok yüksek tuttuğum için mi acıkmadan geldiğim için mi bilmiyorum, tostu abartıldığı kadar başarılı bulamadım, sadece ayranı güzeldi…

Akçapınar resmi kayıtlarda mahalle görünse de pratikte bir köy. Köylere yabancı biri değilim, Yozgat’ta senede iki defa uğradığım bir köyüm de var ama tatilde uğradığım bu tür köylerde köy hayatına başka bir hayranlık duyuyorum. Çünkü buraya turist olarak geldim ve hiç kimseyi tanımıyorum. Herkesin beklentisiz, mutlu bir hayat sürdüğünü düşünüyorum…

Yapılacaklar listesinin diğer adımı kanoya binmek ama kanoların hepsi nehirde olduğundan bir süre beklemem gerekiyor. Bekleyebileceğim en güzel yer köy kahvesi. Girişte selam verip, çok sevmememe rağmen Türk kahvesi söyledim. Masada muhabbet çok koyu, her türlü lafı sokup eğleniyor amcalar… Kahve 1.5 (bir buçuk) TL. Dolar da muhtemelen 1 lira falandır diye düşünüyorum ister istemez. Gerçi burda kimsenin umrunda değil dolar, euro fiyatları… Herkes bir şekilde memnun hayatından.

Kahvenin ardından iki çay daha içip ayrılıyorum, kano gelmiş. Kanoyu kullanıp kulanamayacağımdan emin değilim. Tam olarak yüzme bildiğim de söylenemediğinden can yeleğimi giyip öyle biniyorum. Yol boyunca gençler tekne ile eşlik edecekler. Benden başka bir de çift var aynı anda çıkacağımız. Onlar iki kişi olduğundan, kendi kendime eğlence olsun diye yarışmayı geçiriyorum içimden ama ilk on dakika sağ küreği çekince sola, sol küreği çekince sağa gitmesine alışmaya çalışıyorum… Hem çok eğlenceli hem de çok yorucu. Ara sıra da sinir bozucu…

Yolu yarıladığımızda teknedeki gençler, yorulduğumu görüp, rüzgarın ters estiğini, dönüşte daha rahat edeceğimi söyleyerek tekneye bağlıyorlar beni. İki dakika sonra da diğer kanoyu yakalıyoruz. Yirmi dakika kadar teknenin arkasında devam edip amazona ulaşıyoruz, manzara etkileyici.

Nehire girmek serbest ama elimle kontrol ettiğim su çok soğuk, can yeleği bile kurtaramaz beni burada… 🙂 Etrafı izlemeye koyuluyorum, pek giren de yok… Diğer teknelerle gelen küçük çocuklar atlıyor bir tek, keyifleri yerinde. Biz de biraz daha kalıp birkaç fotoğraf çekip dönüyoruz. İki buçuk saatin ardından başladığımız noktaya dönüyoruz. Akçapınar’da başka yapabileceğim bir şey kalmadı. Genç kaptanlara teşekkür edip bisikletle dönüyorum… Otele döndüğümde bisiklet ve kanonun yorgunluğu üzerine bir de ayaklarımdaki kırmızılıkları fark ediyorum, kanoda kontrolsüz yanmışım.

Akyaka’daki üçüncü günüm, pazara denk geldi. Cuma akşamında gördüğüm kalabalıktan daha fazlası bekleniyor. Eray Abi pazar günü burada kalma, tekne turuna çık diye uyarmıştı. Zorunluluklar listesinde tekne turu var ve Akyaka tekne turunda şimdiye kadar gördüğüm en fazla alternatifi oluşturan yer. Kişi sayısı, yemek türü, teknedeki kat sayısı, müzikli/müziksiz ayrımı gibi filtreleme seçeneklerine göre teknenizi seçebiliyorsunuz. Bütün tekneler aynı koylara gidiyor ama gidiş şekliniz değişiyor.  Müziksiz olsun, sakin olsun derken gözüme bir tabela takıldı: “Dikkat 3 Dakikada Yüzme Öğretilir”.

Ayağımın yere değmediği yerlerde suya girmeye çekinen (yüzme bilmeyen), tekne turlarını kitap okuma molası olarak değerlendiren ben, bu tezi çürüteceğimi düşünerek nasıl olduğunu soruyorum. Paletini al gel, gerisini biz hallediyoruz diyorlar. Denize atıp, üç dakika içinde yüzemezsem öleceğimi söyleyerek tehdit mi edecekler acaba diye dalga geçiyorum içimden. Sonra merakıma yenilip kayıt yaptırıyorum. Zaten diğer istediğim şartları da sağlıyor. 25 kişilik tekne, müziksiz, sakin, yemek çeşidi bol iyi sayılabilecek bir aktivite daha…

Dört aile, bir genç çift, bir yalnız gezgin, ben, kaptan ve yardımcıları ile beraber on beş kişiyiz, dört de çocuk var. Bir süre yadırgıyorum ortamı, biraz uzak geliyor bana böyle yerler. İlk yüzme molasına kadar müzik dinleyip ortamı izliyorum. Herkeste keyifler yerinde. Muhtemelen bu gruptaki her birey tatilden sonra yoğun bir koşturmacanın içine girecek. O yüzden olabildiğince eğlenmek niyetindeler. Herkes kendi arasında türlü şakalar, komiklikler…

İlk mola yerine geldiğimizde, kaptan, bana bakarak “Sıkıntısı olan siz miydiniz?” diye sordu. Sıkıntı derken hayata dair dertlerimi dinlemek istemiyordur, yüzmeyi kastediyor olmalı diye düşünerek evet dedim. Paletleri giyip denize inmemi söyledi ve bir anda teknedeki herkesin ilgi odağı oldum. Acaba yüzebilecek miydim? Ben denize indim ama kaptan yukarıdaydı. Olduğu yerden, “merdivene tutun, bisiklet sür, ağzını kapatma, nefes al” gibi talimatlar yağdırmaya başladı. Oldukça otoriter ve bir o kadar da güven veren bir sesten gelen tüm talimatlara uyuyordum. Bir dakikalık alıştırmadan sonra kaptan da yanıma indi ve “hadi yüzebilirsin artık” dedi. Ha ha ha. İşte buna hepimiz güldük. 🙂

“Ellerini öne uzat, ağzını kapatma, bisiklete devam” komutundan sonra suda ileri gittiğimi fark ettim. Kulaç atma talimatı geldiğinde suya inişimin ikinci dakikasında filan olmamız lazımdı. Görünüşe göre yüzebiliyordum ama kaptan yüzmeyle bırakmadı, atlama konusunu da ilk dersten işlemeyi kafasına koymuş… O dersi de ilk seferde başarıyla tamamlayınca, başarının benim mi, paletlerin mi, yoksa kaptanın mı olduğu konusunda epey tereddüte düştüm. Aslan payı kaptanındı, sonra da paletlerin…

İlk moladan sonra teknede herkes birbiri ile kaynaştı. Nereden geldiğimiz, ne işle uğraştığımız ve hayata dair diğer genel konulardan, herkesin uzmanlık alanına gidebilecek türlü muhabbetler… Muhtemelen bir daha görüşmeyeceğimiz ama görüşürüz diye ayrılacağımız, anın tadını çıkaran bir sürü güzel insanla tanıştım. Dalgalı olduğu için bir koy hariç, tüm koylarda denize girebildim. Hatta kaybolan bir kolyeyi bulmak için, “Mert’e söyleyin dalıp çıkarsın” tarzında şakalara bile maruz kaldım. Eğlenceliydi, şimdiye kadar katıldığım tekne turları arasında en farklısıydı. Her molada iskelede yaklaştığımız diğer teknelerdeki gürültülü müzikler ve kalabalığı görünce bir kez daha kendi adıma ne kadar doğru bir tercih yaptığımın farkına vardım.

Tekne turunun son durağı Sedir Adası. Meşhur Kleopatra sahili, antik tiyatro, kilise gibi eski yapıları içeren bir ada. Hava çok sıcak olduğundan adanın içinde yürümesi biraz sıkıntılı. Plaj da alabildiğine kalabalık. Tekne bir saatlik mola verdi ama tekneden ayrılan büyük çoğunluk yirmi dakika sonra tekneye dönmüş oldu. Eğer yolunuz düşerse ve teknede sedir adası yerine alternatif koyları ziyaret önerisi olursa koyları tercih edin, bir şey kaybetmezsiniz.

Dönüş yolunda biraz uyuduktan sonra kamaraya kaptanın yanına geçtim. Ben O’na işinde ne kadar başarılı olduğunu, O da bana aslında benim başarılı olduğumu söyleyip iltifatlaştık. Sonra hikayesini sordum, belli ki günlerce sürebilecek hikaye var kaptanda…

Üç dakikada yüzme öğretimi konusunda başından bir dava geçtiğinden bahsetti. Yüzme kursları, yalan beyanla müşteri çektiğini ve kendilerinin müşterilerini de çaldığını söyleyerek dava açmış. Gerçekten öğretebildiğini gösterince bir sonuç çıkmamış. 🙂 Kaptan, Abdullah Abi, ilginç adam vesselam. Denize ne zaman başladığını soruyorum. 13 yaşında bir yük gemisine kaçak olarak bindiğini anlatıyor. Daha sonra Amerika’da 12 sene ve çeşitli Avrupa ülkelerinde yıllarca çalışmış. Şimdi A grubu seyahat acentası var ama çalışmaya devam ediyor. Hayatını çalışarak kazanmış ve çalışarak devam ettiriyor. Bana tüm iyi dileklerini ve yurtdışında çalışma tavsiyesini ilettikten sonra vedalaşıyoruz Abdullah Kaptan’la… Poz vermeyi bilmeyen iki adam, bir hatıra fotoğrafını eksik etmiyoruz.

Akyaka’daki son günümde nihayet şehir merkezi sakinlemişti. Fakat yapmak zorunda olduklarım listesinde bir madde daha vadı. Akbük’e uzak olduğu için gidemedim ama Çınar koyuna gidebilirdim, orası da oldukça meşhurdu ve gitmemek olmazdı. Ayrıca yüzme konusunda da pratik yapabilirdim…

Pazartesi sabahı Çınar plajına gitmek için yola çıktım. Plaja bisikletle gitmek mümkün ama yol hem dar hem virajlı ve araç trafiği de var. Eray Abi, taksi ile gidiş dönüş sabit fiyat üzerinden anlaşarak gitmemi öneriyor, kabul ediyorum… Plaja ulaştığımda erken saatlerdi ve kalabalık değildi. İşletmesi gayet profesyonel ve ilgili. Deniz bir anda derinleştiği için biraz tereddütlüyüm, paletlerimi de teknede bırakmıştım. Çok fazla kalamıyorum. İki saat sonra tekrar otele döndüm.

Yapılacak çok fazla bir şey kalmamıştı. Biraz dinlendikten sonra akşamüstü Azmak kenarında yürümeye koyuldum. Nehrin kenarından denize kadar yürüdükten sonra Akyaka Orman Kampı’na gitmediğimi fark edip, bir de o tarafı ziyaret etmeye karar verdim. Sakindi, kalabalık azalmıştı ve giderayak çok sevmeye başlamıştım. Sadece kahve içebileceğim bir yer bulamadığımı düşünüyordum ki orman yolunda Smooth Cafe ile karşılaştım…

Orman yolunu biraz daha ilerisinde Gökova Mesire Yeri varmış. Gelmişken görmeden olmaz. Kamp işini sevmem, çadırda uyumak pek bana göre değil gibi geliyor ama orman içindeki yüzlerce çadırı görünce hafiften ortamı kıskanmadım değil. Muhabbet edenler, kitap okuyanlar, tavla/okey oynayanlar, çarşafa yansıtıp film izleyenler, el işi yapanlar ve dahası… Meğer Akyaka’nın her bölgesinde farklı hayatlar varmış…

Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu 

Bu şekilde tanımlıyor TDK mutluluğu; sanırım herkesin ayrı bir mutluluk tanımı var bu hayatta. Akyaka’da ilk gün biraz negatif geçse de sonraki günlerde zorunluluklar listesinin tamamından büyük keyif aldım. Hem eğlendim hem gözlemledim. Farklı hayatlardaki farklı mutlulukları gördüm. Benim mutluluk tanımımda, zamanımı kendimin yönetebildiği anlar ve kendi mutluluk tanımını pratiğe geçirebilmiş insanlar var.


Yazının sonunda yine otel reklamı yapayım. Otel seçerken çeşitli tavsiye sitelerinden puana göre sıralayıp, ekonomik olarak beni zorlamayacak ilk otele gidiyorum genelde. Akyaka’da neredeyse tüm binalar aynı mimaride ve birçok seçenek var. Ben Summer Otel’de kaldım ve Eray Abi ile tanışma şansını yakaladım. Tam olarak bir abi kendisi. Dört gün boyunca hem muhabbeti hem de yardımseverliği ile çok yardımcı oldu sağ olsun.

Şayet buraya kadar okuyabildiyseniz, bir de Spotify listesi bırakayım en sona. Normalde çok dinlemediğim, Kavala’da farklı zamanlarda Shazam aracılığı ile oluşturduğum, Spotify’ın tavsiyeleri ile tamamladığım…

Leave a Comment.