Tatil Günlükleri #1: Foça ve bilim üzerine notlar

Sene boyunca iş hayatına dair sitemlerimin kesin olarak son bulduğu iki dönem var. Biri yazın kullandığım izin, diğeri şubatta yatan prim. Tatil günlüklerimi paylaşacağım yazı dizisine hoş geldiniz.

Tatil alışkanlığı ile büyümüş biri değilim. Bu seneyi saymazsak, son iki senedir tatile çıkabiliyorum ve tatile dair edindiğim en önemli tecrübe, tatili olabildiğince uzun tutmak… Bu sene de Kurban Bayramı öncesini ve sonrasını yıllık iznimle birleştirdim ve dört haftalık tatilin ilk bölümünü, geçen sene tatilin son kısmını geçirdiğim Foça’ya ayırdım. Bir Foça efsanesine göre kara taşa basmışım. Bu taşa basanlar bir daha kopamazmış Foça’dan. Ben de kolay kolay kopabileceğimi sanmıyorum. 🙂 Bu sene dört gece konakladım Foça’da. Bir kitap, bir belgesel serisi bitirdim. Biraz kitap ve belgesel hakkında biraz da Foça hakkında yazmak istiyorum.

Valizimi hazırlarken uzun süre önce okuduğum ama bir kez daha okumaktan sıkılmayacağım kitapları almıştım yanıma. Biri, Sinan Canan’ın “Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler” isimli kitabı…

Benim “Birileri okusun” diye yazma alışkanlığım hiç olmadı. İçimde bir yerde, nedenini bilemediğim ve birçok insanda benzerini gördüğüm bir itkiyle bir şeyler yazdım, yazıyorum. Okundukça da görüyorum ki yazmak, bir anlamda buluşmakmış. Aynı sıkıntıları, aynı endişeleri, aynı umutları paylaşanların buluşması, zamanları farklı olsa dahi…

Neden kitap yazdığını böyle açıklıyor önsözünde Sinan Canan. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, kelimelerin ve lisanın hayatımıza etkisini, zihnimizin hayatı nasıl algıladığını, beynimizin nasıl çalıştığını açıklıyor. Örnekler veriyor, benzer davranışın kendinizde de olduğunu fark ediyorsunuz. Sizin de çokça şikayetçi olduğunuz bir konu hakkında tespitlerini ve çözüm önerilerini sunuyor, katılmadan edemiyorsunuz.

İkinci bölümde, inançların bilimi destekleyen ya da karşı çıkan ayrıntılarına değiniyor. Bilim nedir, neden ve nasıl yapılmalıdır sorularını kendi uzmanlığına paralel olarak, evrim kuramları ile ilişkilendirerek açıklıyor ve “Hayret Nerede” bölümü ile ikinci bölüm, benim için çok başka bir boyuta ulaşıyor. “Zannediyorum hayretimizi kaybettik.” diye başlayarak gündelik hayatımızda sıradan kabul ettiğimiz şeylerin aslında ne kadar hayret verici olduğunu betimliyor…

Üçüncü bölüm, daha önceki okumalarımda çok fazla anlayamadığım Kaos Teorisi’ne dair yazılardan oluşuyor. Bu defa, birazdan bahsedeceğim belgesel serisiyle de konular benzeştiği için bu bölümü daha güdümlenerek okuyabildim. Bilimin tarihi, geçirdiği dönüşüm ve kaos teorisinin temellerine dair kendimce çıkarımlarda bulunabildiğimi düşünüyorum.

Kitapla ilgili kendi düşüncelerimi yazmadan önce, yine bilimle ilgili farklı bir içerikten bahsetmek istiyorum: “Cosmos: A Spacetime Odyssey”

Astronomi, dönem dönem ilgi duyduğum, merak ettiğim ama üzerine düşemediğim bir bilim dalıydı. Tatilde fırsatını bulmuşken uzay ile ilgili belgesel izleme fikrine kapıldım ve uzay üzerine popüler belgeselleri araştırırken Cosmos’a denk geldim. Çeşitli dergiler ve sosyal medyada birkaç bilim insanını takip etmeme rağmen uzaya dair çok bir bilgim olduğunu söyleyemem. Cosmos’u ilk kez duyuyordum, dolayısı ile Carl Sagan’ı da…

Neil deGrasse Tyson’ın sunumu, muhteşem efekt ve animasyonlarıyla daha ilk bölümden hayranı oldum serinin. İlk bölüm, Cosmos’un ve Samanyolu’nun tanıtımı niteliğindeydi. İkinci bölümde evrimi anlatmaya başlayınca, serinin bir uzay belgeseli değil, bir bilim belgeseli olduğunu fark ettim. Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler’i okuduğum dönemde bu belgeseli keşfetmiş olmam, iki kaynağa da olan ilgimin artmasını sağladı…

Her bölümde, evrenin var oluşundan itibaren yaşanan bilimsel gelişmeler anlatılıyor ve ben her bölümde, tanıdığımı sandığım bilim insanlarının aslında bildiğimden çok daha büyük olduğunu, hiç adını duymadığım nice bilim insanının ne denli önemli buluşlar yaptığını hayret ve heyecanla izliyorum.

Gerek kitapta gerekse belgesel bölümlerinde anlatılan gelişmelerin/hikayelerin ne kadarı aklımda kalacak bilmiyorum. Onca sene temel bilimler eğitimi almama rağmen, bilimden bu kadar uzak kalmış olmama içerliyorum. Herkes bilim insanı olamaz farkındayım, bir sürü uzmanlık gerektiren alan var ve ben de kendi alanımda katma değer üretebilirim. Sadece, doğayı anlama, sorgulayabilme ve keşfetme yeteneğimin ya da isteğimin daha fazla olmasını isterdim.

Bir diğer içerlediğim nokta da ait olduğum topluluğun gündeminin bu konulardan oldukça uzak olması maalesef. Keşke daha fazla ilgilenebilsek, ilgilenmeye teşvik edebilsek… Sadece geçmişte yaptıklarımızı anlatmak, onlarla gurur duymak zorunda kalmasak keşke. İslam inancının bilime bakışını kitapta çok güzel inceliyor Sinan Canan. Cosmos’ta da İslam dünyasının geçmişte bilime verdiği önemle ilgili birkaç bölüm var. Umarım bizim de yönümüzü yeniden akla ve bilime çevirdiğimiz günler yakındır.

Bilim insanlarının geçmişte yaşadıkları zorluklara rağmen ürettikleri onca şeye büyük saygı ve hayranlık duyuyorum. Bundan sonrası için de oluşturduğu gizemi ve vadettikleri gelişmeleri heyecanla bekliyorum. Bir de günümüzde bilimin gücünden korkuyorum. Cosmos’un 7. bölümünde General Motors, Kehoe isimli bir bilim insanını şirkete alıyor ve kurşunun zararlı etkilerinin önlenebileceği ile ilgili sahte raporlar hazırlatıyor. Sonrasında gerçek bilim insanları bu konu ile ilgili mücadele vermeye başlıyor. Bilimin dozajı ile ilgili Sinan Canan şunları söylüyor:

Bilim, eşyayı anlamanın en iyi yolu oldu benim için fakat aklımı esir alamadı hiçbir zaman. Eskilerin deyişiyle “aklımı gözüme indirmemeye” gayret ettim hep. Zira bizzat bilimin kendisinden öğrendim; aklımın, zihnimin, beynimin, gözümün ve hislerimin ne kadar “kısıtlı”, ne kadar “yanılabilir” olduğunu. Öğrettiklerini hep baş tacı ettim ama hiçbir zaman her şeyin cevabını ondan beklemedim. Verebildiği kadarını aldım, veremedikleri için onu zorlayabildiğim kadar zorladım. Fakat her zaman kendi sınırlarımı ve bilimin sınırlarını bilerek…

Fırsatınız ve ilginiz varsa, daha önce karşılaşmadıysanız Cosmos’u izlemenizi, Kimsenin Bilemeyeceği Şeyleri okumanızı tavsiye ederim…

Konuyu bilimden Foça’ya nasıl bağlarım diye düşünürken araya bu görseli iliştirmek istedim. Yazının sonunda biraz da Foça’dan bahsetmek istiyorum, çünkü kara taşa bastım ve burası artık benim için özel bir yer. 🙂 Sanırım Foça ne aradığından emin olanlar için ideal bir yer. Huzur, sakinlik ve mutluluk… Bu gelişimde sanki sürekli yaşadığım yermiş gibi, herhangi bir özel aktivite yapmadan geçirdim günleri ve dört günün sonunda yine mutlu bir şekilde ayrılıyorum. Yüzleri hep gülen mutlu insanları seneye de görmek isteyeceğimden hiç şüphem yok…

Foça’da “nerede kalınır, ne yenir, ne yapılır, nerelere gidilir?” gibi gezi bloglarında cevapları bulunabilecek konular hakkında yazmak istemiyorum. Sadece, iki senedir evimde gibi hissettiğim otelim Menendi Otel’in reklamını yapayım. Bir de yeryüzünün en iyi dondurmacısı Nazmi Usta’da kararsız kalırsanız; blue sky, badem ve sakızlı dondurma üçlüsünü tavsiye ediyorum. Kavala Cafe’de uzun vakit geçirme isteğiniz siz oraya gittiğinizde kendiliğinden oluşacaktır zaten…